
– Sen bunları yaz bence.
– Ben ne anlarım yazmaktan.
– Dene, ne kaybedersin ki?
– Kaybetmek değil de… Anlatmak daha kolay.
– Anlattığın gibi yaz o zaman…
Dedi… Ben de, “o zaman olur” dedim… Ne zaman ve kim mi? Şimdi o kısma geçiyorum işte…
İzinli olup evde olduğum bir gün — zaten izinli olmasam evde olamıyorum……:)
Eşimle birlikte mutfakta yemek yapmaya çalışıyorduk.
“Neden yapmaya çalışıyorduk?” dediğimi merak ediyorsanız eğer;
genelde macera olsun diye mutlaka daha önce denemediğimiz bir yemeği yapalım mı diye kararlaştırır,
sonra bu kararı onaylar,
onay sonrası da alışverişi yapıp eve geri döner
ve yemeği yapmaya çalışırdık.
İşte bu sebeple öyle söyledim.
Fakat yapmaya çalışırken de;
ilk denememizde çoğunlukla başarısız olduğumuz için
ve bir de cesaret edip yiyemediğimizden,
aç kalmamak adına bir masraf daha yapıp dışarıdan yemek söylerdik.
Ne macera ama, değil mi?
İşte yine bir çılgınlık yapıp yemek yapmaya çalışırken,
ablamı aramaya karar verdik.
Aslında bir önceki “yemek yapamıyoruz” maceralarında da bunu yapmıştık;
yani ilk değildi.
Bir taraftan yemek yapmaya çalışıp,
bir taraftan da ablamla sohbet ettiğimiz o anlarda;
ciddi konuların dışında,
çoğunlukla yaşadığımız komik olayları birbirimize anlatır,
gülmekten gözlerimiz yaşarırdı.
Ve o bol kahkahalı sohbetlerimizin birinde anlattığım
tabii biraz da kendimden ilaveler yaparak daha komik hâle getirdiğim
bir olayı dinledikten sonra ablam bana:
“Sen bunları yaz bence.”
dedi… Eşim de ablamın bu söylediğine katılıp:
“Çok doğru! Bence de yazmalısın.”
dedi… Benim ise düşüncem yazmak değil, sadece anlatmaktı.
Sebebi ise;
anlatırken özgürce şive yapabiliyor,
değişik erkek ve kadın seslerini taklit edebiliyor,
yaşlı, genç,
hatta anlatırken çocuk bile olabiliyordum.
Ama bunu yazarken yapamayacağımı düşündüğüm için:
“Anlatabilirim ama yazamam.”
demiştim. Tabii eşim ve ablam:
“Dene, ne kaybedersin ki?”
dediler. Ben de:
“Kaybetmek değil de… anlatmak daha kolay.”
dedim. Onlar da:
“Anlattığın gibi yaz o zaman.”
dediler. Ben de dedikleri gibi yapıp,
o çok güldükleri olayı ilk deneme olarak yazmaya karar verdim.
Karar vermişken de ertesi gün yazıp,
ablama ve eşime okumaları için yolladım.
Mesajın altına da büyük büyük harflerle:
“OKUDUKTAN SONRA, HİKÂYE OLMUŞ MU OLMAMIŞ MI?
YORUMLARINIZI HEYECANLA BEKLİYORUM”
diye yazdım. Ve yorumlar geldi…
Olmamıştı..!
Hatta… hiç olmamıştı..!
Tabii bunu ilk söyleyen eşimdi.
Yazma hevesim kırılmasın diye biraz daha yumuşatıp:
“Bu ilk deneme için iyi ama ben senin ilerleyen günlerde daha da iyisini yapacağını biliyorum.”
dedi. Ablam ise hiç yumuşatmadı:
“Sana konuştuğun gibi yaz dedim de,
imla kurallarını hiçe say demedim ki!
Oğlum bu yazıda;
devrik cümle, eğrik cümle, seyrik cümle ne ararsan var.
Ayrıca iki nokta, bir virgülle bir sayfa yazı yazmışsın!
Diğer noktalama işaretleri nerede?
Bu yazının ortasında karşılaştığım virgül ve noktayı da
neden oraya koyduğunu hiç anlamadım zaten.”
dedi… Ben de cevap olarak:
“Okurken orada nefesim kesildi,
ben de kesin virgül koymam lazım diye düşündüm.”
dedim. Ablam:
“Peki! Yazının sonundaki noktayı anladım da,
ortasındaki noktayı neden koydun?”
dedi. Ben de hiç düşünmeden cevapladım:
“Yazarken yorulmuştum!
Okurken nefesim kesilince virgül koyuyorsam,
mantık olarak yazarken yorulduğum yere de nokta koyabilirim diye düşündüm.
Doğru değil mi?”
dedim… Değilmiş. Onu da o zaman öğrendim.
Ve işte böyle başladı benim yazarlık serüvenim…
Bir sayfa – Bir virgül – İki nokta…… Sonrası by.komedya……:)